Kitaplar
Bugün biraz dertliyim.
Bir hanımefendiyle konuştum. Normal hayatında tesettürlü. Fakat çalıştığı iş yerinde kıyafet kuralları nedeniyle başını açmak zorunda kalıyor.
Bana şöyle anlattı:
“Hocam, iş yerinin istediği pantolon ve tişörtle başımı örttüğüm zaman çok tuhaf bir görüntü ortaya çıkıyor. İnsanlar bakıp ‘İşte örtülüler böyle’ diyecekler diye düşünüyorum. Ben de tesettürüme zarar vermek istemiyorum. Ne yapacağımı şaşırdım.”
İşte bu söz beni çok düşündürdü.
Çünkü mesele artık sadece bir kıyafet meselesi değildi.
Bir insan, inandığı değeri korumaya çalışırken vicdanen sıkışıyordu.
Tesettür elbette İslam'ın önemli bir ölçüsüdür. Fakat tesettürü yalnızca başa bağlanan bir örtüye indirgemek de doğru değildir.
Tesettürün içinde haya vardır, ölçü vardır, mahremiyet vardır, edep vardır.
Ve dindarlık sadece kıyafetten ibaret değildir.
Nice örtülü insan tanıdım; görünüşü güzel fakat davranışlarıyla insanları kırıyor, haksızlık ediyor, emanete riayet etmiyor.
Nice açık insan da tanıdım; dürüstlüğü, merhameti, emanete sadakati ve güzel ahlakıyla beni düşündürdü.
Bunu söylemek tesettürü küçümsemek değildir.
Sadece şunu hatırlatmaktır: Örtü değerlidir ama insan yalnızca örtü değildir.
Aynı şekilde “Önemli olan kalbin temizliği” diyerek dinin dış ölçülerini tamamen yok saymak da doğru değildir.
Bir tarafta şekilcilik…
Diğer tarafta ölçüsüzlük…
İkisinin ortasında ise bizim kaybetmememiz gereken bir kelime var:
Ölçü.
Kur’an'ın şu uyarısı da insanın zihninde yankılanmalı:
“İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?”
(Bakara, 2/44)
Çünkü dindarlığın en büyük imtihanlarından biri, söylediğimiz ile yaşadığımız arasındaki mesafedir.
Çocukluğumdan hatırlıyorum. Mahallede ve köyde yaşlı kadınların, erkekler geçerken kenara çekildiklerini, bazen oturdukları yerden kalkıp beklediklerini görürdüm.
Belki bugün aynı davranış biçimini birebir yaşamıyoruz.
Ama o insanlarda güçlü bir haya ve mahremiyet duygusu vardı.
Bugün ise kadın ve erkek kıyafetlerinin giderek birbirine yaklaştığı, modanın bazen ölçünün önüne geçtiği bir dönem yaşıyoruz.
Benim derdim kadınların ne giyeceğine hükmetmek değil.
Benim derdim ölçünün kaybolmasıdır.
Türkiye'nin inanç haritasını ortaya koyan son saha araştırması da bize önemli bir şey söylüyor: Türkiye'de inanç hâlâ çok güçlü; fakat inanç ile ibadet ve günlük hayat arasındaki mesafe dikkat çekici. Araştırmada Allah'a inananların oranı yaklaşık yüzde 94, kendisini dindar veya çok dindar görenlerin oranı ise yaklaşık yüzde 67 olarak veriliyor.
Demek ki artık sadece “İnsan inanıyor mu?” diye sormak yetmiyor.
Asıl sorulardan biri şu:
İnsan inandığını hayatına ne kadar taşıyabiliyor?
Dindarlık görünüşten ibaret kalırsa, dindarlığın kendisine zarar verir.
Örtü, ahlaktan koparsa eksilir.
Ahlak, dinin ölçülerinden koparsa yine eksilir.
İkisini birbirinin düşmanı değil, birbirini tamamlayan değerler olarak görmek zorundayız.
Bugün beni asıl üzen, bir hanımefendinin şu cümlesiydi:
“Hocam, nasıl örtüneceğimi bilemedim.”
Bir insan inancını yaşarken böyle bir çaresizlik hissediyorsa, hepimizin biraz durup düşünmesi gerekir.
Çünkü mesele sadece onun kıyafeti değildir.
Mesele, inancın insan hayatında nasıl temsil edildiğidir.
Örtü örtü olarak kalmalı.
Ahlak ahlak olarak kalmalı.
Dindarlık dindarlık olarak kalmalı.
Ve bütün bunların üzerinde bizi koruyacak bir kelime bulunmalı:
ÖLÇÜ.
İfrattan da tefritten de uzak…
Çünkü bazen iki ucundan tuttuğumuz şeyin ikisi de kirlenebilir.
Aziz Allah, ezanımızı susturmasın; gönüllerimizi de ölçüsüzlükten korusun.
Mehmet Rıza ÖZACAR
Gzt Arş Yazar