Kitaplar
Son yıllarda danışanlarımdan en çok duyduğum aile problemlerinden biri beni derinden düşündürüyor.
İlginçtir ki bu şikâyet çoğunlukla erkeklerden geliyor:
"Hocam, ben misafiri seviyorum ama eşim istemiyor."
Elbette bunun tersi de yaşanıyor. Ancak saha gözlemlerim gösteriyor ki modern hayat, özellikle şehirlerde yaşayan insanı misafire karşı giderek daha mesafeli hâle getiriyor.
Geçtiğimiz günlerde boşanmanın eşiğine gelmiş bir aile geldi.
Eşlerden biri şöyle dedi:
"Hocam, eşim misafir kabul etmiyor. Ne zaman eve misafir gelse, bir gün öncesinden huzursuzluk başlıyor; bir gün sonrasına kadar da kavga bitmiyor."
Maddî durumlarını sordum.
İki maaşlı bir aile…
Geniş bir ev…
Ekonomik hiçbir sıkıntıları yok.
O hâlde mesele para değildi.
Mesele, rahatın bozulmasını istememekti.
Bir başka danışanım ise içini çekerek şöyle dedi:
"Hocam, insanlar bizi davet ediyor ama gidemiyorum. Çünkü eşim, 'Biz gidersek onlar da bize gelir.' diyor."
İşte tam burada kendi kendime şu soruyu sordum:
Eskiden insanlar evlerinin büyüklüğüyle değil, gönüllerinin genişliğiyle övünürdü.
Misafir gelince çorba ikiye bölünürdü.
Yatak yetmezse yere yatılırdı.
Ama kimse misafirin gelişini yük görmezdi.
Çünkü inanırlardı ki:
"Misafir rızkıyla gelir."
Bugün ise çoğu zaman ilk akla gelen cümle şu oluyor:
"Rahatımız bozulacak."
Belki de asıl kaybettiğimiz şey budur.
Bugün Ardahanlı bir kardeşimizin anlattığı hatıra ise beni yıllar öncesine götürdü.
"Daha çocuktum." dedi.
"Karadeniz tarafından meyve satmaya gelen bir adamın öküz arabasının ahşap tekeri köyümüzde kırıldı."
Akşam olmuştu.
Gidecek yeri yoktu.Bizim ise sâdece bir odamız vardı. Tüm aile bir odayı paylaşyordu.
Babam hiç tereddüt etmeden:
"Buyurun, bu gece bizim misafirimizsiniz."
dedi.
Biz çocuklar:
"Babacığım, evde yer yok."
deyince babamın cevabını hiç unutamadım:
"Oğlum, siz rahat uyuyun. Gerekirse biz sabaha kadar şöminenin başında otururuz."
O gece misafirle birlikte sabahladılar.
Sabah kahvaltısını yaptılar.
Arabanın tekerini tamir ettiler.
Misafir yoluna devam etti.
Aradan kırk yıla yakın zaman geçti.
Kardeşimiz gözleri dolarak şunu söyledi:
"Hocam, o gün başlayan dostluk hâlâ devam ediyor. Allah şahittir ki o günden sonra evimiz bir gün bile meyvesiz kalmadı. O insan da bizi hiç unutmadı."
İşte bereket bazen sofraya değil, gönle iner.
Kur'ân-ı Kerîm, Hz. İbrahim'in misafirlerini anlatırken şöyle buyurur:
"İbrahim'in değerli misafirlerinin haberi sana geldi mi?"
(Zâriyât, 51/24)
O büyük peygamber, tanımadığı misafirleri hiç bekletmeden ağırladı.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bu konuda çok net konuştu:
"Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa misafirine ikram etsin."
(Buhârî, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 74)
Dikkat edelim…
Efendimiz misafire ikramı, imanın olgunluğu ile birlikte zikrediyor.
Çünkü misafir ağırlamak sadece yemek ikram etmek değildir.
Fedakârlıktır.
Paylaşmaktır.
Kalbi genişletmektir.
Bereketi davet etmektir.
Modern hayat bize sürekli şunu fısıldıyor:
"Daha rahat yaşa."
"Daha az yorul."
"Daha çok kendini düşün."
Kur'ân ise bambaşka bir medeniyet inşa ediyor:
Paylaş…
İkram et…
Kolaylaştır…
Bereketi çoğalt…
Belki de bugün evlerimizin büyüyüp huzurumuzun küçülmesinin sebeplerinden biri budur.
Misafirden kaçan insan, zamanla paylaşmaktan da uzaklaşır.
Paylaşmayan kalp ise farkında olmadan yalnızlaşır.
Eskiler misafiri yük değil, rahmet bilirdi.
Biz ise çoğu zaman rahmeti yük zannetmeye başladık.
Belki de yeniden kendimize şu soruyu sormalıyız:
Kapımızı çalan gerçekten misafir mi, yoksa Allah'ın gönderdiği bereket mi?
Mehmet Rıza ÖZACAR
Gazeteci • Araştırmacı Yazar