Kitaplar

İFRAT VE TEFRİTTEN KAÇNMAK

TEPKİMİZ DOĞRU OLABİLİR; PEKİ, ÜSLUBUMUZ DOĞRU MU?


Değerli dostlar,


Azerbaycan’da örtünme (tesettür) sebebiyle  yaşanan hadiseler-tartışamlar , Türkiye’de de farklı tepkilere yol açıyor. Elbette dinî değerlerimizi ilgilendiren uygulamalar karşısında görüşümüzü açıklayabilir, yanlış bulduğumuz tutumlara, fil duruş sergiler itiraz edebiliriz. Ancak burada üzerinde durmak istediğim asıl mesele, neye karşı çıktığımız kadar, karşı çıkarken nasıl bir dil kullandığımızdır.


Örtünme, Kur’an’da yer alan dinî hükümlerdendir. Bu hükmü savunmak ve örtünme hürriyetini  korumak isteyenlerin hassasiyetini anlıyorum. Fakat bir uygulamaya itiraz ederken ölçüyü kaybetmek,ifrat deresinde hakaret, haklı bir tepkinin etkisini de zayıflatabilir.


Şu soruyu kendimize soralım:


Kullandığımız ağır sözler ve ithamlar, Azerbaycan’daki kardeşlerimizin haklarını korumaya katkı mı sağlıyor, yoksa meseleyi daha da mı zorlaştırıyor?


Bir devlet reisinin  dinî uygulamalara ilişkin tutumunu eleştirmek elbette mümkündür ve olmalıdır da. Ancak kişiyi inancı üzerinden aşağılamak, kesin dinî hükümler vermek veya hakarete başvurmak, eleştirinin haklılığını gölgeleyebilir. Üstelik bir insanın inancı hakkında hüküm vermek, hafife alınacak bir sorumluluk değildir.


Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:


“Bir kişi din kardeşine ‘Ey kâfir!’ derse, bu söz ikisinden birine döner.”


(Buhârî, Edeb, 73; Müslim, Îmân, 111)


Bu hadis, insanları gelişigüzel biçimde küfürle itham etmenin ne kadar ağır bir meduliyet olduğunu hatırlatır. Öyleyse dinî hassasiyetlerimizi dile getirirken dilimizi de korumalıyız.


Yanlış gördüğümüz uygulamalara karşı çıkabilir, eleştirebilir ve protesto edebiliriz. Fakat bunları hakarete, tekfire ve bedduaya başvurmadan da yapabiliriz.


Dik durmak başka, kırıp dökmek başkadır. Hakikati savunmak başka, hakaret etmek başkadır.


Unutmayalım ki sözlerimiz yalnızca eleştirdiğimiz kişiye ulaşmaz. Azerbaycan’da yaşayan insanları, Türkiye’deki Azerbaycanlı kardeşlerimizi ve iki toplum arasındaki ilişkileri de etkileyebilir. Öfkeyle kurulan cümleler, savunduğumuz insanların sesini duyurmak yerine onları daha zor bir konumda bırakabilir.


Bu nedenle siyasi ve dinî meselelerde aceleyle hüküm vermekten kaçınmalı; olayların bütün yönlerini bilmeden kesin yargılara varmamalıyız. Eleştirimizin dayanağı bilgi, ölçüsü adalet, yöntemi ise ahlak olmalıdır.


Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا


“İşte böylece sizi dengeli ve adaletli bir ümmet yaptık.” (Bakara, 2/143)


Vasat olmak, yanlış karşısında susmak veya taviz vermek değildir. Hakkı savunurken adaleti, ölçüyü ve ahlakı korumaktır.


Benim söylemek istediğim şudur: Dinî değerlerimizi savunalım, yanlış gördüğümüz uygulamalara itiraz edelim ve gerektiğinde tepkimizi açıkça ortaya koyalım. Ancak her sözümüzden sonra kendimize şu soruyu da soralım: Bu söz, savunduğum hakikate hizmet ediyor mu?


Çünkü hakaret, çoğu zaman karşı tarafı ikna etmek yerine ondan uzaklaştırır; çözüm üretmek yerine gerilimi artırır.


Unutmayalım: Hakikati savunurken kullandığımız dil de savunduğumuz hakikatin bir parçasıdır.


Mehmet Rıza ÖZACAR

Gzt Arş yazar