Kitaplar
İKİ MÜMİNE GÖRDÜM
Bir dostum anlatıyor:
“Bulunduğum binadaki (daire) alt kata eşya taşınırken gördüm. Sorduğumda, evdekiler ‘Yeni komşumuz geldi, taşınıyor’ dediler. Eşyanın devamı gelmeyince merak ettim. Sonra öğrendim ki, tüm eşyası o kadarmış. Sessiz ve sakin bir aileydi.
Bir hafta bile geçmemişti ki, kimseleri göremeyince tekrar sordum:
‘Komşular nerede?’
Evdekilerin cevabı:
‘Gittiler.’
‘Sebep?’ deyince, sitedeki bir iki komşunun rahatsız olduğunu, bunu site yönetimine ve ev sahibine ilettiklerini söylediler. ‘Rahatımızın bozulmasını istemiyoruz’ gibi ifadeler kullanılmış.
Yine sordum:
‘Sebep?’
Eşim:
‘Suriyeliymiş de ondan. Suriyelilerin çevresi kalabalık olurmuş…’ demiş üst komşu.
Sonra öğrendim ki; kocası Türk, eşi Suriyeli bir kardeşimizmiş. Şikâyet eden ise, muhafazakâr görünen bir site sakini. ‘Rahatsız olurum’ diyerek, ‘Sitenin imajı bozulur’ gibi sözler söylemiş. Vaziyet bu.
Bunları duyunca hayli üzülmüş olmalıyım ki, kendimi dışarı attım.
‘Bindim arabaya, biraz nefes almak istiyorum’ dedim eşime. Ve çıktık dışarı.
Az ileride, elinde poşetle önümüzde yürüyen bir hanımefendi gördüm.
İlerideki derme çatma bir kulübeye girdi.
Eşimle merak ettik.
Baktım, kulübenin içinde birkaç köpek yavrusu var. Meğer onlara yemek ve süt getirmiş. Uzaktan seyrediyorum. Baktım, yavruları okşuyor, seviyor. Ancak birine farklı davranıyor; sebebini anlayamamıştım. Yaklaştık eşimle yanına.
Selam verdim, tebrik ettim:
‘Hanımefendi, sizi tebrik ediyorum. İşte İslamiyet, Müslümanlık budur’ dedim, ayaküstü.
Tanıştık. Emekli bir muallimeymiş hanımefendi.
Sonra öğrendik ki, yavruların annesine ayrı mama ve süt getirmiş.
Farklı davrandığı köpek yavrusu ise, ayağı kopmuş; onu alıp veterinere götürmüş. O yüzden ona ayrı ilgi göstermiş.
Aykırı olan şu:
Yeni gelen mazlum komşusunu kovduran, dindar görünen bir kadın…
Halk arasında, böyle insanlar ‘üstün’ kabul ediliyor. Çünkü ‘tesettürlü, namaz kılıyor, dindar’ vs.
Merhum pederimin tabiriyle sormak istiyorum:
“Allah aşkına söyleyiniz; hangisi dindar, hangisi iyi, hangisi iyi Müslüman?”
(Köpek yavrularına ve annelerine yardım eden başı açık kadın mı, yoksa başı örtülü ama komşusunu istemeyen hanımefendi mi?)
Mahmut A. der ki:
“Komşuyu kovduran kadını bir şekilde öğrendim. Meğer senelerce ailesinden baskı görmüş, sevgiden mahrum kalmış, parçalanmış bir ailenin kızıymış. Bu da birçok şeyi izah etti bana. Manevi iklimden (aileden) mahrum kalan bir evlattan başka ne beklenir ki?”
Hz. Peygamber (sav) sağ olsaydı şayet, bu iki hanımefendi huzurlarına çıksalardı, hangisini takdir ederdi?
Hangisini huzuruna alır,
Hangisine iltifat ederdi?
“Allahu a‘lem” demek düşer bizlere…
Ey Rabb-i Rahîm!
Anlatan değil, anlattıklarını yaşayanlardan eyle bizleri.
Görüntüsüyle değil, yaşamıyla insanlara (canlılara) faydalı olanlardan eyle…
Âmin.
Mini bir tespit daha:
Oldum olası şunu sevmişimdir:
Konuşanı değil, yaşayanı.
Çok bileni değil, bildiklerini hayatına tatbik edeni…
Nasihat ederken, önce nefsine uygulayanı severim.
Mesela, ezanı çok severim; duygulandırır beni.
Lakin, ihlâslı bir müezzinden dinlemek bir başkadır.
Adeta insanı Asr-ı Saadet’e götürür, hayalen…
Kur’an’ı dinlemeyi severim;
Okuyan hocamız ihlâslıysa, bir başka severim; derinden etkiler, duygulandırır beni. (İhlasölçer metremiz olamaz ancak hal ve etvar belli eder, küptekinin dışarı sızması misali)
Bir başka cihetten:
İhlâstan mahrum bir kurrâ’nın (Kur’ân hafızı, bu konuda ilim sahibi olan) arkasında namaz kılmaktansa, ihlâslı ve yaşantısıyla örnek olan vasat bir imamın arkasında namaz kılmayı tercih ederim. İşte, ihlâs böyle bir şeydir.
Bilmek bir şeydir, yaşamak ise tamamen başka bir şey...
Yazan ve okuyanımız çoktur; ama hem okuyup hem yazan, hem de söylediklerini yaşayan insan sayısı azdır.
Temennimiz şudur ki:
Okuyan, yazan, söyledikleriyle amel eden ve anlattıklarını hayatına tatbik edenlerden olalım.
Âmin. Elfu elfi (binlerce kere) âmin.
Ph. D. Mehmet Rıza Özacar
Gzt ARASTIRMACI YAZAR