Kitaplar

İSİMLERİNMİZİN SESSİZ YALNIZLIĞI

İSİMLERİMİZİN SESSİZ  YALNIZLIĞI

“Bir Kültürün Harf Harf Silinişi “

Bir toplum, kendini aynada nasıl görür? Aynaya her sabah baktığında ne görmek ister? İşte bu aynanın cilası çoğu zaman bir anne babanın bebeğine fısıldadığı ilk kelimede saklıdır: İsim.

İsim dediğimiz şey, sadece bir çağırma aracı değil, bir hafıza, bir dua, bir yüzyıllık özlemdir aslında. Ve biz, Türk ve İslam coğrafyasında, bu kutsal emaneti ne yazık ki sessizce kaybediyoruz.

Son yıllarda doğan bebeklerin isimlerine baktığımızda, sadece çocuk değil, zamanın ruhu da doğuyor aslında.

Eskiden “Yusuf”, “Fatma”, “Zeynep”, “Mehmet” gibi isimler sadece güzel değil; taşıdığı anlamla, Kur’an’da ya da tarihimizdeki yeriyle bize aidiyet hissettirirdi. Şimdi ise karşımıza “Alaris”, “Rüzgar Efe”, “Elvin Kaan”, “Luna Mira” gibi hem Batılı hem de köksüz isimler çıkıyor.

Mütedeyyin (dindar) bir kimlik sergileyen ailelerin (anne-baba) ya da toplumda “önder” olarak görülen kişilerin de bu yanlış akıma kapılması, durumu daha da vahim hale getiriyor. Çünkü bu durum, saf ve temiz zihinlerin hem ihlaline (bozulmasına) hem de idlaline (sapmasına) sebep oluyor.

Konuya dair düşüncelerinizi dile getirmeye çalıştığınızda ise, çoğu zaman “Ama bu isim Kur’an’da geçiyor” gibi yüzeysel (sathi) ve savunmacı bir cevap karşılaşabiliyorsunuz.

Bir başka dikkat çekici tespit de şu: Arzu ettikleri modern ya da popüler ismi koyabilmek adına, o güzelim isimleri – Hatice, Zeynep, Fatıma, Ayşe gibi köklü ve anlamlı isimleri – ikinci sıraya atarak adeta “kurban etmeleri”. Bu da sorunun farklı ve düşündürücü bir boyutudur.

Peki neden bütün bunlar yaşanıyor? Hazır bir cevabı var: “Çift isim sünnettir.”

Ancak burada sorgulanması gereken şey açık: Farzlar yerine getirildi mi? Haramlar terk edildi mi? Vacipler gözetildi mi? Bütün bunlar tamamlandı da mı sıra sünneti(!) yerine getirmeye geldi?

 

Cevap açık: Hayır. Bu tutumun inançtan kaynaklandığını söylemek gerçekçi değil. Asıl sebep algı yönetimi.

 

Dini değerlerin özünden uzaklaşıp, şekilci bir yaklaşıma indirgenmesi; toplumda hem dini hassasiyetlerin içinin boşaltılmasına, hem de nesillerin zihinsel olarak savrulmasına neden oluyor. Öz’e dönüş ve samimi bir muhasebe her zamankinden daha çok gerekli.

Bu bir tesadüf-tevafuk değil; bir yöneliş. Ama sadece bize özgü değil. Aynı sızı Avrupa’da da var.

Almanya’da, Fransa’da, İsveç’te geleneksel isimler artık “yaşlılara ait” görülüyor. Kimse çocuğuna “Hans” demiyor. Onun yerine Netflix karakterlerinin isimleri moda: “Liam”, “Mila”, “Arya”... İsveç’te devlet bazı uyduruk isimleri yasaklamak zorunda kalıyor. Çünkü isim yarışına dönen bir toplumsal gösteri başladı. Yani mesele yalnızca Doğu’ya ait değil; küresel bir “isim kıyameti” yaşanıyor.

Neden böyle oluyor?

1. Popüler kültürün baskısı: Diziler, sosyal medya fenomenleri, şarkıcılar.

2. Global olma isteği: Çocuğun ismi İngilizceye uygun olsun, ileride yurtdışında zorlanmasın.

3. Köksüzleşme: Tarihle, aidiyetle, gelenekle bağı koparmanın bir göstergesi.

Ama isim kökse, bu eğilim de köksüzleşmenin habercisi değil midir?

İsimler sadece bireysel değil, toplumsal birer hafızadır.

Her “Hümeyra” bir şiirdir, her “Emine” bir sabırdır, her “Selman” bir sadakattir.

İsimleri değiştirmek, sadece sesleri değil; ait olduğumuz hikayeyi  değiştirmektir.

Ve unutmayalım: “Adını kaybeden, yolunu da kaybeder.”

Ne yapmalı Ya da Çare ?

- Yeni nesil ebeveynlere sadece dini değil, kültürel isim bilinci kazandırılmalı.

- Belediyeler, nüfus müdürlükleri ve Diyanet gibi kurumlar farkındalık kampanyaları yürütebilir.

- Okullarda “isim ve kimlik” temalı çalışmalar yapılabilir.

- Medya, geleneksel isimlerin hikâyelerini işleyebilir (örnek: “Bir İsmin Hikayesi” dizileri).

Bu çağ belki de ismini unutanların çağı. Ama biz unutmayalım ki, her çocuk bir dua gibi doğar. O duanın adı ne kadar güzel ve anlamlıysa, hayatı da o kadar köklenir.

Yeni doğan bir bebeğe “Kevser” derseniz, ona cennet ırmağından bir yudum verirsiniz.

“Alp” derseniz, ona cesaret miras bırakırsınız.

Yani mesele sadece bir ad değil; bir hatıradır, bir vebaldir, bir niyettir.

Yok olmadan, tekrar hatırlayalım. Çünkü bir milletin sesi önce isminde kısılır.

Ph. D. Mehmet Rıza Özacar