Kitaplar
ÖNCE ANLA,
SONRA ANLAT…
Kıymete değer dostlarım,
Yıllardır insanları dinliyorum. Şunu çok net gördüm:
Farkında olan insandır. Anlayan da insandır.
İnsan, karşısındakini anlayabildiği kadar insandır.
Geçenlerde bir dostumun ofisindeydik. Ben pencerenin kenarında oturuyordum.
Dışarıdan gelen rüzgâr yüzüme vuruyor, üşüyordum. Konuşmaya odaklanmakta
zorlanıyordum. Dostum ise bunu fark etmiyordu; çünkü kendi bulunduğu yer
sıcaktı.
Bir süre sonra dedim ki:
"Yer değiştirelim mi?"
Koltuklarımızı değiştirdik.
Bu defa o pencerenin önüne geçti. Daha birkaç dakika geçmeden bana dönüp
tebessüm ederek şöyle dedi:
"İşte mesele buymuş… İnsan, ancak başkasının penceresinden bakınca
anlayabiliyormuş."
O gün bir kez daha anladım ki insanı anlamanın yolu, onun yerine oturmaktan
geçiyor.
Hayatta herkesin farklı bir hikâyesi vardır.
Farklı çocukluğu…
Farklı acıları…
Farklı kırgınlıkları…
Farklı yükleri…
Biz çoğu zaman sadece davranışları görüyoruz; o davranışın arkasındaki
yaraları göremiyoruz.
İnsan, en çok anlaşılmaya ihtiyaç duyar.
Bazı dostların daveti üzerine yıllardır aralarında husumet-kan davası olan iki
büyük aileyle görüştüm. Ölüm, yaralanmalar ve dünyevi hasar vuku bulmuş . Nice insanlar ve üst düzey bürokratlar
gitmiş, nasihat etmiş, akıl vermiş, fakat sonuç alamamışlardı.
Ben de bazı dostlarım ile gittik, mısafır olduk. Barışın sâdece bir kişinin söyleyeceği iki cümleye bağlı olduğunu fark ettim.
Müsaade alarak söze sadece şu cümleyle başladım:
"Ben sizi barıştırmaya gelmedim. Önce sizi anlamaya geldim. Ve
inanıyorum ki anlattıklarınızın büyük bir kısmında kendinize göre haklı
sebepleriniz var."
Karşımdaki beyefendi bir anda sustu. Gözleri doldu. Ayağa kalktı ve bana
sarılarak şöyle dedi:
"Hocam… İlk defa biri beni anladı."
İşte düğüm orada çözüldü.
Çünkü insanlar, çoğu zaman akıl beklemez.
Önce anlaşılmak ister.
Sonra önüne dört sütunlu bir kâğıt koyduk.
"Barışırsak kazanacaklarımız..."
"Barışırsak kaybedeceklerimiz..."
"Barışmazsak kazanacaklarımız..."
"Barışmazsak kaybedeceklerimiz..."
Bir süre düşündü.
Sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi:
"Hocam... Ne diyorsanız kabul ediyorum. Çünkü beni anladınız."
İşte insanın kalbine giden yol, nasihatten önce anlayıştan geçer.
Kur'ân-ı Kerîm bize şöyle seslenir:
"Sen kaba ve katı yürekli olsaydın, insanlar etrafından dağılıp
giderlerdi." (Âl-i İmrân, 159)
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem,
insanları önce dinledi, önce anladı, sonra gönüllerine dokundu.
Bediüzzaman Said Nursî de insanın kalbini kazanmanın yolunun şefkatten
geçtiğini hatırlatır. Çünkü şefkat, anlamanın en güzel dilidir.
Unutmayalım…
İnsan düşebilir.
Yaralanabilir.
Kırılabilir.
Bedenin yaraları zamanla iyileşebilir.
Fakat kalbin kırıkları, çoğu zaman bir "Seni anlıyorum." cümlesine
muhtaçtır.
Belki de bugün bir insanın sizden beklediği nasihat değildir.
Sadece şu iki kelimedir:
"Seni anlıyorum-anlayabiliyorum."