Kitaplar
“Sen değiş ki dünya değişsin.” der ehli ilim. Ama insan çoğu zaman dünyadan gelen sözlerle değişir; kendi isteğiyle değil, maruz kaldığı tekrarlarla…
Vereceğim ilk hikâyede bunu gördüm.
Halk arasında "çirkin" diye anılan bir arkadaşımız vardı. Alay edilir, küçümsenirdi. Günün birinde üçümüz bir aradayken bir dostumuz ona hiç beklemediği bir şey söyledi:
"Ahmet, sende Cüneyt Arkın tipi var."
Ahmet önce sert çıktı, inanmadı. Ama söz bir kere söylenmişti. Ardından bir başkası geldi, aynı şeyi başka bir dille tekrar etti:
"Senin farkında olmadığın bir güzelliğin var."
Bir süre sonra Ahmet değişmeye başladı. Ayna elinden düşmez, tarak cebinden çıkmaz oldu. Kıyafetleri değişti, duruşu değişti, bakışları değişti… Sanki yıllardır giyemediği bir elbise nihayet üzerine geçirilmişti.
Fakat bir süre sonra bunun bir şaka, bir oyun olduğunu öğrendi. İşte o an çöktü bizim Ahmet.
Çünkü insan, başkasının verdiği bir kimlikle yükselirse, o kimlik elinden alındığında yere daha sert çarpar.
İkinci hikâyeyi rahmetli amcam anlatmıştı.
Aynı köyden üç arkadaş üzüm satmak için şehre gider. İkisi zeki ve şakacıdır. Üçüncüsü ise Ali... Sakin, temiz kalpli ve saf bir gençtir.
Günün sonunda Ali'nin üzümleri bitmiştir, diğer ikisinin ise hâlâ satamadıkları üzümleri vardır. Eve bu şekilde dönmek istemezler. Çünkü babalarının kendilerine kızacağını bilirler.
Ali'ye küçük bir oyun kurarlar.
Önce biri gelir:
"Ali, yüzün solmuş. İyi misin?"
Ali aldırış etmez.
Bir süre sonra diğeri gelir:
"Ali, gözlerin sönmüş gibi. Hasta mısın?"
Ali yine inkâr eder. Ama kelime artık zihnine düşmüştür.
Bir müddet sonra Ali yere uzanır.
"Kendimi iyi hissetmiyorum." der.
Sonra onu kaldırmaya çalışırlar.
"Kalk Ali, hasta değilsin."
Ama Ali kalkmaz.
"Hayır," der. "Ben hastayım."
Ali, hasta olmadığı hâlde üç gün yatakta yatar.
Çünkü beden, zihnin inandığını oynar.
Üçüncü hikâyeyi ise Hz. Yusuf kıssasını anlatan bir filmden öğrendim.
Filmde kral, başkâhinlerin liderine sorar:
"Neden bu hile? Neden halkı kandırıyorsunuz?"
Başkâhinin cevabı ürperticidir:
"Başta küçük bir oyundu. Birkaç kuruş içindi. Sonra halk inandı. İnananlar çoğaldı. Bir müddet sonra onların bize olan inancını biz de gerçek sandık. Yalan olduğunu bildiğimiz hâlde öyle bir gün geldi ki biz bile kendi yalanımıza inandık. Artık o şatafatı ve o gücü bırakmak istemedik."
İşte tehlike tam da burada başlıyor.
Carl Gustav Jung şöyle der:
"Persona, yani maske, uzun süre takılırsa yüz sanılır."
Sana giydirilen elbise senin değildir. Ama sen onu kendin sanırsan, bir gün elbisesiz kalmaktan korkarsın.
İnsan neyi tekrar tekrar duyarsa, zamanla onun rengine boyanır.
Övülerek de çürüyebilir...
Yerilerek de...
Ama en büyük kayıp, kendi oynadığı role inanmaktır.
Çünkü insan, en çok başkasının yalanına değil; kendi oynadığı role esir düşer.
Mehmet Rıza ÖZACAR
Gzt.Arş.Yazar