Kitaplar

TAYI KATIRA BİZ DÖNÜŞTÜRDÜK

Tayı Katıra Biz Dönüştürdük


Tayı el birliğiyle, türlü eziyetlerle o hâle getirenler…

Sonra da karşısına geçip, yine el birliğiyle alay edenler, ayıplayanlar...

İşte mesele tam da budur!


Komşumuzun bir tayı vardı.

Bir at yavrusu...

Bilirsiniz, atlar asil hayvanlardır. Sevgiyle, hayranlıkla bakılır onlara.

Ama taylar daha bir sevilir; sevimlidir, masumdur, kuzu gibidir.

Biz de öyle sevdik onu. Dünya tatlısı bir hayvandı. Uysal, sessiz, ürkek…


Fakat evin çocukları oyun oynarken onunla bazen sınırı aşıyorlardı.

Gülüşerek, eğlenerek, arkadan çubukla bacaklarına vuruyorlardı.

Her seferinde canı yanıyordu zavallının…

İçgüdüsel bir tepkiyle, katır gibi tekme atıyordu artık.

Ama bu sözde oyun, aslında derin bir eziyetti. Ve bu eziyet aylarca sürdü.


Tay büyüdü.

At oldu.

Ama huyu değişti.


Sürekli tekme atan, huzursuz, insanlara güvenmeyen bir canlıya dönüştü.

Dışarıdan hâlâ bir attı. Ama içinde biriken acılar, onu katır ruhlu bir varlığa çevirmişti.

Ne at gibi saygı gördü, ne katır gibi bir yere ait oldu.

Yalnızlaştı. Anlaşılmadı.

Ve öylece, sessizce çekildi hayatın kıyısına.

Hayatı da, hikâyesi de orada bitti.


Bu hikâyeyi neden anlattım, bilir misiniz?


Çünkü o tay, sadece bir hayvan değildi.

O tay, aslında hepimizdik.


Bugün bir adam sinir krizleri geçiriyorsa...

Bir kadın susmuşsa, kendi içine çekilmişse...

Bir genç isyan bayrağını çekmişse...

Bir çocuk ailesine yabancılaşmışsa...

Bir eş kopmuşsa, bir dost küsmüşse, bir insan çökmüşse...


Hemen sormayalım:

“Ne oldu buna?”

“Bu hâl ona hiç yakışmadı…”

“Eskiden böyle değildi ki…”


Belki de hakikati şöyle görmek gerekir:


Onu bu hâle biz getirdik.

Tayı katıra biz dönüştürdük.


Belki de o da bir zamanlar sevgi doluydu. Uysaldı. İnceydi.

Ama her gün çubuk yedi.

Bir gün sözle, bir gün bakışla, bir gün ihmalle...

Bir başka gün yok sayılarak, dışlanarak, kırılarak…


Ve sonunda içindeki tay öldü.

Yerine, her an tetikte olan, her an savunmada kalan biri geçti.

Ve sonra da biz kalktık, o hâli yadırgadık.


Oysa gerçek şu:


Her insan, içinde bir dünya taşır.

Ve o dünya, hoyratça davranıldığında çoraklaşır.


Her öfkenin altında bastırılmış bir çığlık vardır.

Her suskunluk, konuşulmayan bir feryattır.

Her taşan sabır, aslında yılların birikmiş kırgınlığıdır.


Kimse sebepsizce kötüleşmez.

Kimse durduk yere değişmez.

Birini değiştiren, dönüştüren, kıran ya da bölen şey; çoğu zaman biziz.

Sözümüzle, susuşumuzla, ilgisizliğimizle, sevgisizliğimizle...


Ve sadece bireyler değil,

Devletler de böyledir.

Bir devlette insanlar yıllarca zulüm görür, adaletsizlik yaşar, sesi bastırılır.

Ve sonra o halk bir gün patlayınca, bir gün sokağa dökülünce, bir gün yanlış yapınca...

Aynı devlet kalkar, o insanları suçlar.

Oysa o halk, o teb'a; yıllarca bastırılmış, yıllarca çubuk yemiştir.

Katırlaştıran yine sistemin kendisidir.

Önce döver, sonra yargılar.

Önce bozar, sonra ayıplar.


Peki çözüm ne?


– Nebevî ahlâk...

– Nebevî şefkat...

– Nebevî sabır...

– İnsanı olduğu gibi kabul etmek...

– “Benim gibi ol” demek yerine, “Seni sen olduğun için seviyorum” diyebilmek...

– Sevgiyi, yargının yerine koymak...

– Sevdiklerini de sevebilmek...

– Ayırmadan, etiketlemeden, rafine etmeye çalışmadan yaklaşmak...


Çünkü insan, sadece insan değildir.

Bir aile gibidir.

Bir köy, bir mahalle, bir şehir gibidir.

Bir dünya gibidir.

Hatta insan, bir kâinat gibidir.

Ve insan, bir halifedir.


Halifeyi sev ki, Allah da seni sevsin.


SEVGİ GIDADIR.

SAYGI HAVADIR, OKSİJENDİR.

VEFA VE TEŞEKKÜR İSE ADALETİN TA KENDİSİDİR.


Kıssadan Hisse:


Birini “neden bu hâle geldi” diye sorgulamadan önce dur ve düşün:

“Ben, bu hâle gelmesinde rol oynadım mı?”

Aynı şekilde:

Bir halkı suçlamadan önce soralım:

“Biz bu insanlara ne yaptık?”


Çünkü çoğu zaman:

Tayı katıra biz dönüştürüyoruz.


Ph. D. Mehmet Rıza Özacar

Gzt Arş. Yazar